BURSA PLATFORMU
E BÜLTENE KAYIT
FOTO GALERİ
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ
ONLİNE: 1 BUGÜN: 6 TOPLAM: 53900
BURSA'YI BURSA YAPAN DEĞERLER

Yeşil Bursa
Bursa, yeşil ile anılan ülkemizin tek şehridir. Bursa'ya gelen gezginlerin Bursa'da en çok dikkat çektikleri özelliği de yeşil dokusuydu. Bugün Bursa Ovası büyük ölçüde yapılaşmış, kent içinde de yüksek apartmanlar yeşil dokuyu yok etmiştir. Artık günümüzde Bursa yeşiliyle anılmıyor. Ancak Bursa'nın yaşlı çınarları, her şeye karşın büyük ölçüde ayakta kalarak direniyor.

"Gökte teleferik, yaslanır dağa
Mavi, yeşil, beyaz kucak kucağa"
(Nedim Uçar)

Asırların kahrını çekmiş ulu çınar; Bursa
Bursa bir çınara benzer; çünkü dünyanın dört bir yanına uzayan kökleri ve dalarıyla Anadolu'nun en eski kentlerinden biridir...
Kentlerin de, ağaçlar gibi sadece dalları, gövdesi ve yaprakları yoktur, onu yere sımsıkı bağlayan kökleri vardır. Kentleri de, ağaçlar gibi söküp atamaz ya da bir başka yere taşıyamazsınız. Ağaçların dallarını, yapraklarını nasıl kökler besliyorsa, kentleri de, görünmeyen kökleri, tarihi besler... Bir kentin köklerini, ağacın kökleri gibi göremezsiniz ama kökleri olmasa kentleri ayakta tutamazsınız. Kentlerin köklerini ise, temiz bir geçmiş besler. Her kentin bir ruhu, bir belleği vardır. Tarihi ve kültürü ile beslenen kentin ortak ruhu, hemşerilik duygusunun gelişmesini sağlar...
Bursa'nın her köşesinde, asırlık yaşlı çınarlar olduğu gibi, sakinlerini gölgesinde ağırlayan genç ve gürbüz çınarlar da var; tıpkı yeni Türk devleti gibi genç ve dinamik ama kökleri çok derinlerde... ‘Çınarlı yeşil bir limandır' Bursa. Çınarlar, Bursa'yı yeşil bir deniz yapmıştır.
Bursa'nın "yeşil" imajını korumak amacıyla çeşitli projeler geliştiren Büyükşehir Belediyesi, fidan dikme kampanyaları, kentteki tanımsız alanların ağaçlandırılması ve yeni rekreasyon alanları yaratılmasına yönelik çalışmalar yürütüyor. Çalışmalar kapsamında 1997 yılında belirlenen "Ağaç Koruma Politikası" ile de tarihe tanıklık eden onlarca anıt ağaç koruma altına alınmıştır.
"Ağaç Koruma Politikası" çerçevesinde cadde, sokak ve parklardaki anıt ağaçların bakımı, tedavi ve restorasyonu yapılarak, envanterleri çıkarılmaktadır.
Buna göre, Bursa'da yaşları 100 ile 600 arasında değişen 833 anıt ağaç bulunuyor. Bunlardan 315'inin tescil işlemleri tamamlanırken, 518'i için de envanter kartı çıkarıldı.
Kentte "doğu çınarı"ndan "saplı meşe"ye, "gümüşi ıhlamur"dan "çiçekli manolya"ya kadar 11 farklı türde anıt ağaç olduğu belirlenmiştir. Şu ana kadar tespit edilen en yaşlı ağaç Hürriyet Mahallesi'ndeki Nostalji Bahçesi'nde bulunan 608 yaşındaki çınar ağacı...
Osmanlı kadar yaşlı, Cumhuriyet kadar gürbüz bir çınar; İnkaya Çınarı
Bursa'nın kuzeyindeki Oyukçınar Mahallesi'ne adını veren çınar ağacı 18,2 metre gövde genişliği ile Türkiye'nin en büyük ağacıydı. Halkalı ve Dudaklı Çınarı ile, her yıl içinde leyleklerin yuva yaptığı Kiremitçi Çınarı Osmanlı ile yaşıt Bursa çınarlarıdır.

Çekirge'de Uludağ yolu üzerindeki İnkaya köyünde, aynı adla bilinen 598 yaşındaki çınar, dünyaca ünlüdür. Adını, Osmanlı Devleti'nin ilk köylerinden biri olan Uludağ Yolu üzerindeki İnkaya Köyü'nden alan çınar ağacı 13 ana kola sahiptir. "İnkaya Çınarı"nın boyu 35 metredir. Dallarının kalınlığı 3-4 metreyi bulan çınar 9.2 metrelik çevresiyle Türkiye'nin en yaşlı ağaçlarından biridir.
Dünyada adına bayram yapılan tek çiçek; erguvan
Bursa'da, 14. yüzyıldan Cumhuriyet dönemine kadar asırlarca bir ağaç adına bayram yapılmıştır. Erguvan Bayramı olarak anılan bu tören Emir Sultan'a atfedilir. Çok eski bir Anadolu veya Bursa geleneği olan Erguvan Bayramı son 4-5 yıldır yeniden ve başka biçimde canlanmıştır. 17. yüzyılda Evliya Çelebi, Erguvan Bayramını şöyle anlatıyor: "Yılda bir kez Emirsultan'da, ‘Erguvan töreni' düzenlenir. Her taraftan deniz gibi insan toplanır ki, bu kalabalık töreni anlatmakta kalem yetersizdir. Böyle bir tören ancak Emir Sultan sevgisi ile olur."

Olimpos'tan Keşiş'e; Uludağ
Uludağ 2.543 metre yüksekliği ile kuzey-batı Anadolu'nun en yüksek zirvesini oluşturmaktadır. Bu yönü ile amatör dağcıların ve traking yapanların uğrak yerlerindendir. Uludağ 1961 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Alanı 12.762 hektardır. Uludağ Milli Parkı kayak sporları merkezi olmanın yanı sıra, zirvede bulunan buzul devri izlerinden olan sirk gölleri (4 adet), Uludağ ve yörede bulunan endemik orman ağacı türü olan, sadece Uludağ'da bulunan 19 adet bitki türü ve dünyada ender rastlanılan Apollon kelebeği kaynak değerleri oluşturmaktadır. Uludağ'da 800'e yakın farklı bitki türü bulunmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalarda Uludağ'a özgü 19 endemik bitki tespit edilmiştir. Bizans öncesinde Olimpos olarak anılan dağ, Bizans döneminde manastırlarla dolu olduğu için Keşiş Dağı olarak da isimlendirilmiştir.

Kaplıcalar ve sağlık şehri; Bursa

Bursa, hamam ve özellikle kaplıcalar açısından dünyanın en zengin kentlerinden biridir. Bursa kaplıcalarıyla ilgili en erken bilgi, 82 yılında Dion'un konuşmalarında görülür. Osmanlılar, bir yandan Bizans'tan kalma hamamları onarırken, bir yandan da kendileri için yeni kaplıcalar, termal hamamlar yaptılar.

Bursa'nın kaplıca suları şehrin batısındaki Bademli Bahçe ve Çekirge bölgelerinden çıkar. Her iki bölgeden çıkan termal suların kimyasal analizleri farklı olduğu gibi, aynı bölgeden çıkanlarınki de farklıdır. Buna göre kaynakların aralarında bağlantı olmadığı kabul edilebilir. Çekirge'de bulunan sulara çelikli, Bademli Bahçe'de bulunanlara kükürtlü sular denir. Kara Mustafa Kaplıcası'nın suyu ise tamamen farklıdır. Vakıf Bahçe'de bulunan kâgir depodan çıkan su 32 yere verilir. Bunlar arasında hamamlar oteller ile şahısların evleri vardır. Eski Kaplıca, Bursa'nın en eski ve en büyük kaplıcasıdır.

İstatistiki verilere göre 1927 yılında Bursa'da 50 hamam vardı. Tarihi hamamlardan bugün ancak 37'si ayakta kalmıştır. Köylerdeki tarihi hamam kalıntılarının sayısı ise 100'ü aşmaktadır.

Bursa'nın kadifemsi meyvesi; şeftali

Bursa, şeftalisiyle ünlü bir şehirdir. Bursa'da çok farklı türleri yetişen şeftali, yaz aylarının en sevilen meyvelerinden biridir. Dünyaya Çin'den yayıldığı düşünülen şeftali uzun yaşam ve ölümsüzlük sembolü olarak görülür. Şeftali ağacı ortalama 30 yıl yaşar, hatta Bursa'da en çok 15-20 yıl sonra ağaçları sökülür. Bol sulu olup, tatlı meyvesinin en önemli özelliği kabuğunun tüylü olmasıdır. Bu kadifemsi dokudan hoşlanmayanlar için son yıllarda Bursa'da nektarin denilen tüysüz bir çeşidi yaygın olarak üretilmeye başlanmıştır. Çekirdeği kolay ayrılana yarma, ete yapışık olana et şeftalisi denir. Yarma şeftali genellikle taze meyve olarak tüketilir. Et şeftalisi ise konserve yapımında kullanılır. Ülkemizde beyaz ve sarı etli olarak bilinen iki tür vardır. Bursa Ovası'nın yapılaşmaya açılmasıyla şeftali üretim alanları da git gide azalmaktadır.

"Kestane kebap Yemesi sevap,"

Bursa'nın özgün ürünlerinden biri de kestanedir. Bursa'da aşılı kestaneler büyük alanlar kaplamaktaydı. Yiğitali köyünden, İnegöl-Oylat bölgesine kadarki alan önceleri tümüyle kestane ağaçlarıyla kaplıydı. İç pazarda, sofralık olarak daha ziyade aşı kestaneler müşteri bulur. Çabuk dağıldığından, bu tür kestaneler şekerciler tarafından kullanılmaz. "Karaaşlama" denilen bu cins kaynatılarak ya da kavrularak tüketilir. "Turfanda" kestane cinsi şeker sanayinde kullanılır. Bursa'nın ünlü kestane şekerleri de küçük taneli olan bu kestanelerden yapılır. 60'lı yılların başlarında, Cumalıkızık, Derekızık, Hamamlıkızık, Seyidabad, Kozluören, Babasultan köylüleri, kestane üretiminde başı çekerlerdi. Kestane önemli bir ihraç ürünüydü. Mısır, Suriye, Cezayir gibi ülkelere ihraç edilirdi.

Son yıllarda kestane ağaçlarına gelen hastalık nedeniyle üretim azalmıştır. Devlet İstatistik Enstitüsü'ne göre 1996 yılında 3.200'ü meyve vermeyen olmak üzere Bursa'da 84.900 kestane ağacı vardır. Bunlardan elde edilen ürün ise 3.089 tondur.

Bursalıların keşfettiği bir tat; kestane şekeri

Uludağ eteklerinin ünlü kestanesinden yapılan kestane şekeri, şekerli şerbette kaynatılan kestaneden yapılmaktadır. Kestane şekerlerinin çeşitleri Bursa'nın karakteristik tatlılarındandır. Bursa'da asırlardır evlerde üretilen kestane şekeri, 1900'lü yılların başında duble olarak satışa yönelik üretim yapmaya başlamıştır. Bursalı Şekerci Hakkı Efendi, ilk kez duble kestane şekeri yapmayı başarmış ve bu ürünle Bursa Sergisi'nde altın madalya kazanmıştır. Daha sonra da Ulus Pastanesi sahibi Rasim Öztat, kestane şekerini geliştirmiştir. Ancak kestane şekerini bir marka olarak tüm dünyaya yayan Kafkas Pastaneleri olmuştur.
Bursa'dan dünyaya yayılan lezzet; İskender kebabı

Bursa'dan tüm dünyaya yayılan bir marka olarak İskender Kebabı 150 yıl önce keşfedilmişti. Kebapçı İskender Bey (1848-1934), 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, yüzlerce yıldır ateşe paralel pişirilen kuzuyu, kemik ve sinirlerinden arındırarak dikey madeni çubuk üzerinde, kendi ekseni etrafında döndürerek yeni bir kebap icat etmiştir. İşte İskender Kebabı böyle ortaya çıkmıştır.

İskender Kebabı, sadece şişin dik tutulmasından ibaret bir iş değildi. Uludağ'ın nefis yağlarından ve zümrüt yaylalarında otlayan çok lezzetli etleri olan koyunlarından yapılan bu kebaplar, yiyenlere derin bir haz ve iştah verir.

Döner kebabının üç ana maddesi vardır: Et, pide, yağ. Bu üç ürünün en iyisinden seçilmelidir. Birinin kalitesi bozuk olduğu zaman kebap güzel olmaz. Etin yağsız kısımları, ince dilimler haline getirilerek şişe geçirilir. Pideler de iyi pişmiş olmalıdır. Közün önünde döne döne kızarmış olan etler ince ince kesilerek pidenin üzerine yayılır. Üzerine tereyağı, sulandırılıp ısıtılmış salça, istenirse yoğurt dökülür. Böylece dünyaca ünlü, "Bursa'nın Döner Kebabı" yapılmış olur.

İpek şehri; Bursa

Günümüzde ikincil bir uğraş haline gelen ipekböcekçiliği ve ipekli üretimi bir zamanlar Bursa'nın en önemli üretim alanını oluşturuyordu. İpekçiliğin ilk aşaması olan ipekböcekçiliğinin geçmişi çok eskilere dayanır. Anavatanı Çin olan ipekböcekçiliği, MÖ 552'de Bizans'a gizlice getirilen ipekböceği tohumları ile Marmara kıyılarında yayılmaya başlamıştı. Osmanlılar bu faaliyeti geliştirerek sürdürmüşlerdir. Sanayi devrimi ile Avrupa ülkelerinde, ipeğe göre çok daha ucuz ve kitlesel boyutlarda üretilen başka dokumalar ipekli kumaşların yerini almıştır. Cumhuriyet Dönemi'ndeki tüm çabalara karşın ipekböcekçiliği hiçbir zaman eski düzeyine gelememiştir.

Bursa, tarihin hemen her döneminde önemli bir ticaret kenti olmuştur. Özellikle ipekli üretimi ve ticaretinde sadece Osmanlı'da değil tüm dünyada ün yapmıştır. İpekli dokumacılığı, 1950'li yıllara kadar kent tarihinin önemli öğelerinden biri olmuştur. Bursa'nın ekonomisi, uzun yıllar ipekli dokumacılığından beslenmiştir.

"Bursalı mısın kadifeli gelin"

Tıpkı kemha, atlas, kutnu, tafta, vale ve bürümcük gibi, kadife de bir ipekli türüdür. 15-16. yüzyıllarda, Bursa ipeğinden dokunan, zemini ve havı saf ipek olan Bursa kadifesi, uzun yıllar solmadan, havı dökülmeden kaldığı için çok tutulmuş, ünü almış yürümüş ve dünyada velours de Brousse (Bursa kadifesi) diye anılmıştır.

Kadife, eskiden çok yaygın kullanılan bir ipekli türüydü. Desensiz olduğu gibi desenli de dokunan kadife; entari, şalvar, cepken, kaftan, bohça, kese, yastık, terlik, başlık, kitap kılıfı gibi geleneksel giyim kuşam ve gereçlerin üretiminde kullanılmıştır. Altın ya da gümüş telli, kabartma Osmanlı motifleriyle süslü kadifelerin en ünlüleri çatmalardır. Bir zamanlar Bursa ile kadife sözcükleri öylesine etle tırnak olmuşlardır ki, bu gerçek ünlü bir türkünün ilk mısrasında yerini almakta gecikmemiştir.

İnegöl köftesi

İnegöl'e özgü bir ızgara köftedir. Yuvarlak ve iri olarak yoğrulan köfteler ızgara ile pişirilmektedir. İnegöl Köfte'nin ünü tüm Türkiye'ye yayılmıştır. İnegöl Köfte'nin mucidi, Rumeli'den göç eden Mustafa Besler adlı kişidir. 30'lu yıllarda başlayan İnegöl Köftesi üretimi kısa sürede tüm ülkeye yayılmıştır.

İnegöl köftesinin en önemli özelliği baharat kullanılmayan bir köfte olmasıdır. Her köfte, 12-15 gr. arasında ve yuvarlaktır. Bazı yerlerde yassı da yapılmaktadır. İnegöl köftesi; dana eti, kuzu eti, tuz, sodyum-bikarbonat ve soğanın belirli oranlarda karışımından oluşur. Yapılan köfteler 2-3 saat buz dolabında bekletildikten sonra pişirilmeye hazır olur.

Köfteli İskender; pideli kebap
Önceleri Ramazan aylarında Bursalıların en sevdikleri kebaptı. Çok ince pideden yapılır. Kare biçiminde kesilen pideler tereyağlı et suyuna batırılarak yumuşatılır. Büyük bir kebap sahanına muntazam olarak dizilir. Orta yere kavrulmuş kuşbaşı etler konulur. Üstü gene pideyle kapatılır. Yemeden önce kızgın tereyağı, istenirse yoğurt ve salça dökülerek servis yapılır. Evliya Çelebi bile bu pideli kebaptan söz etmektedir.

Mis kokulu dağ çileği
Keles ve Dağ yöresinin başlıca geçim kaynağı çilektir. Dağın çileği olarak anılan Bursa çileği tüm ülkede aranmaktadır. Çileğin yaklaşık 600 çeşidi bilinmekte ve ülkemizde belli başlı 6 çeşidi yetiştirilmektedir. Bunlar iri meyveli frenk çileği, aroması yüksek Arnavutköy çileği, genellikle reçel yapımında kullanılan Ereğli çileği, Bursa çileği ve ormanlarda yetişen yabani çilektir. Mevsimi çok kısa süren çilek en dayanıksız meyvelerden biridir ve ancak 2 gün zor dayanır. Bu nedenle pazarlama sorunlarının yaşanması durumda çilek üreticileri zor durumda kalmaktadır.

Nefis bir peynir tatlısı; Kemalpaşa tatlısı
M. Kemalpaşa'da yapılan ve ‘peynir tatlısı' olarak da anılan yöreye özgü bir tatlıdır. Bu tatlı, köy peynirinden yapılmaktadır. Peynir, un, irmik ve yumurta ile yoğrularak 3-4 cm çapında küçük kurabiyeler haline getirilir ve büyük pişme tablalarında fırınlanır. Daha sonra torbalanır ve satışa sunulur. Pişirilmesi ise kaynayan şekerli şerbete atılmasıyla olmaktadır. Ahmet Tabak adlı ustanın 1930'lu yıllarda kurduğu dükkanında ürettiği tatlı tüm ülkemizde yayılmıştır. Daha çok bakkal ve marketlerde hazır olarak satılan tatlılara sadece ravak yapılıp servise konulabilmektedir.

Karacabey'in kelle peyniri; mahlaç
Bursa'nın Karacabey ilçesinde üretilen bu peynir, koyun ve inek sütünün karıştırılıp pişirilmesi ile imal edilir. Çok gözenekli, çok tuzlu ve kendine özgü tattadır. Kelle peyniridir. Tarihçesi hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte en az 200 yıllık geçmişi olduğu sanılıyor. Karacabey'in eski adı olan Mihaliç adından galattır. Mahlaç Peyniri en kaliteli Türk peynirlerindendir. Mahlaç Peyniri daima tam yağlı koyun sütü ile çoğunlukla kıvırcık sütlerinden üretilmiştir.

Altı asırdır yaşayan bir gölge oyunu; Karagöz
Halk dilinde Karagöz oyunu olarak adlandırılan gölge oyunu, Türk kültür yaşamında önemli bir yer almaktadır. Karagöz oyununun kökeni konusunda yapılan araştırmalar da ise bu oyunun Bursa ile yakın ilintisi olduğu görülmüştür. Çünkü hem bu gölge oyununun kahramanları olan Karagöz ile Hacivat Bursalıdır, hem de bu oyunu yaratan Şeyh Küşteri Bursalıdır. İşte bu nedenle Bursa'da uluslararası düzeyde gölge oyunu festivalleri düzenlenmektedir.

Karagöz Gölge Oyunu bir çerçeveye gerdirilmiş olan beyaz bir perdenin ardında oynanır. Figürler, perdeye gölgenin vurmasını sağlayan bir ışık kaynağının önüne tutularak oynatılır. Eskiden meşale mum olan bu ışık kaynağının yerini bugün elektrik ampulleri almıştır.

Türk gölge oyunu Karagöz, asırlar önce Bursa'dan doğup, tüm ülkemize yayılmıştı. Bir süredir öksüz ve ilgisiz kalan, bu nedenle neredeyse sadece bir anı olarak kalacağı bir anda, Bursa'da oluşturulan etkinliklerle adeta yeniden keşfedilmiştir. Karagöz'ü hem ülkemize, hem de tüm dünyaya tanıtmak için, Unima Bursa Şubesi ile Büyükşehir Belediyesi tarafından "Bursa Karagöz ve Gölge Oyunları Festivali" düzenlenmektedir.

Mehter önce Bursa'da kuruldu
Mehter Takımı, bando takımıdır. Kökeni Anadolu Selçukluları'na kadar uzanmaktadır. Orhan Bey'in Bursa'nın fethinden sonra, Bursa Mehterhanesi'ni kurduğu kabul edilir. Osman Gazi'nin yeğeni Ak Timur da, bir anlamda ilk Mehter Başı sayılabilir. Çünkü, mehterin düzenleme işi, bu kişiye verilmiştir.

Mehter yürüyüşünde sağ adımla başlanan yürüyüşlerde, her üç adımda bir durularak sağa sola selamlar verilir. Bir mehter takımı 64 kişiden oluşur. Mehterin başındaki şefe mehter başı denilmekte olup, bu kişi zurna çalmaktadır. Mehterde, sekiz zil çalan "zilzen", sekiz nakkare çalan "nakkarezen", sekiz boru çalan "boruzen", sekiz tabl çalan "tablzen" ve dokuz çavuş bulunmaktadır.

1826 yılında Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla, mehter takımları da ortadan kaldırıldı, yerine bugünkü gibi bando takımları oluşturuldu. Cumhuriyet döneminde ilk kez 1963 yılında kurulan Bursa Mehter Takımı, 1991 yılında örgütlenerek yeniden düzenli olarak faaliyete geçmiştir.

Dünyada müziksiz oynanan tek oyun; Kılıç-Kalkan
Bursa halk oyunları genel olarak; kılıç kalkan savaş oyunu, Uludağ Türkmen oyunları, Rumeli halk oyunları olarak üç bölüme ayrılır. Uludağ Türkmen oyunları iki veya daha fazla kişi ile karşılama ve halka biçimi ile oynanır, ekip oyunu özelliği taşımaktadır. Yöreye özgü oyunlarda ellerde genellikle zil ya da kaşık gibi ritim araçları bulunmaktadır. Türkmen oyunları "Güvende", "Sekme", "Düz oyun", "Büyük oyun" ve "Cezayir" olarak kısımlara ayrılmaktadır. Bu oyunların büyük bir kısmı türküler eşliğinde oynanmaktadır.

Kılıç-Kalkan, dünyada müziksiz oynanan halk oyunlarından biridir. Bu oyunun Anadolu'da Türklerden önce de oynandığı belirlenmiştir. Oyun, adı üzerinde, oyuncuların kuşandıkları kılıç kalkanla oynanır. Kılıç ve kalkan ile oyuncuların ayak ve diz vuruşlarıyla çıkardığı sesler, müziğin ve ritmin yerini tutar. Eski dönemin savaşlarını simgeleyen kılıç-kalkan oyunları altı figürden oluşup her birinin anlamı vardır. Oyun sekiz, on ya da daha fazla kişi tarafından oynanır. Bursa'da faaliyette bulunan çok sayıdaki Kılıç-Kalkan ekibi, özgün karakteriyle yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda ödüller almıştır.

Bursa'nın geleneksel sanatı; havluculuk
Bursa'da tekstilde en büyük pay havluculuğa aittir. Bursa havluları 18. yüzyıldan beri hem Doğu hem de Avrupa ülkelerine ihraç edilmekteydi. Bugün Bursa havluculuğunun Türkiye'de ve dünyada haklı bir yeri vardır. Şehirde 100'ün üzerindeki üretim yerinde on binlerce havlu üretilmektedir.

Öteden beri dokumacılığıyla ünlü olan Bursa'da havluculuk 18. yüzyılın başlarında kadife dokumacılığının bir ürünü olarak doğar. Havlu, Bursa'nın dünyaya sunduğu kadife dokunuşlu bir armağandır. Önceleri el tezgâhlarında dokunan havlular zaman içinde güçlü bir sanayi haline gelir. Havlular genellikle pamuk ipliğinden yapılır.

1941 yılında kurulan Havluculuk Kooperatifi, makinenin çıkmasıyla duraklayan havlu el tezgahlarını korumuş ve mazisi çok eski olan bu sanatı yeniden canlandırmıştır. Bugün Özdilek, Anılsan gibi havlu konusunda birer dünya markası olan kuruluşlar var. Bugün bu sektöre ilişkin olarak Bursa'da faaliyet gösteren firma sayısı ise 57'dir.

Haydi sizinle Bursa'da; "gezek"
Farklı meslek gruplarındaki insanlar ile saz ve söz üstatlarının bir araya geldiği, haftalık toplantılara gezek denilmektedir. Bursa'da, sanatsever insanların bir araya gelip bir disiplin içinde düzenli olarak sanat müziği eserleri söyleyip eğlendikleri Gezek adı verilen bu törenler asırlardır devam etmektedir. Bursa'dan dünyaca ünlü sanat müziği sanatçılarının yetişmesinde gezeklerin büyük rolü vardır.

Genelde son baharda başlayan gezekler kırk hafta kadar sürer. Her hafta bir gezek üyesinin evine gidilir. Gezek o hafta kimin evinde yapılacaksa, o evin kapısı önüne kırmızı bir fener asılır. Gezek her zaman bir tekerleme ile başlardı. Her akşam sadece bir makam çalınırdı. Ev sahibi bu arada ikramlar yapar. Her gezek mutlaka bir oyun havası ile biter, bazen finalinde köçek oynardı.

Birçok sanatçı gezeklerde yetişmiştir. Gerek gençlik ve gerekse ustalık yıllarında rahmetli Zeki Müren'in Bursa gezeklerine katıldığı biliniyor. Yine İnci Çayırlı, Recep Birgit, Cahit Peksayar gibi ünlü müzisyenler gezeklere katılmıştır. Erdinç Çelikkol da, gezeklerden yetişmiş ünlü bir sanatçımızdır.


"Velhasıl Bursa sudan ibarettir!.."
Gezginlerin Bursa'da en çok ilgisini çeken özellik, şehrin her yanında şarıldayan suları ve çeşmeleriydi. Gezginler Bursa suları için sayfalar dolusu yazı yazmışlardır. Hatta Bursa sularına ilişkin kitaplar bile yazılmıştır.
1640 yılında Bursa'ya gelen Evliya Çelebi Bursa çeşmelerini şöyle anlatıyor: "Gerçi bu kentin çeşmeye ihtiyacı yoktur ama, gelip geçenler için hayır sahipleri 2.065 çeşme yaptırmıştır. Her biri âb-ı hayat gibidir. Sürgündeki Şeyhülislam Aziz Efendi 200 adet çeşme yaptırarak her birinin üzerine "sahibü'l-hayrat fakir Aziz" diye yazdırmış ve fatiha rica etmiştir."

"Bursa'nın selsebile ihtiyacı yoktur ama, büyüklüğünün eseri olarak eski sultanlar, âyan ve ileri gelenleri selsebil yapıp temmuz ayında tüm susayanlara Uludağ'ın billur gibi, buz gibi âb-ı hayatını dağıtırlar. Su ve havasının güzelliğinden Bursalıların yüzü kırmızıdır. Velhasıl Bursa sudan ibarettir..."

Ruhaniyetli ve hoşgörülü şehir; Bursa
Bursa'ya gelen gezginlerin bazılarının, özellikle Pınarbaşı'ndaki tekke ve derviş yaşamının ilgilerini çektiği görülür. Birçok gezgin Bursa'daki tekkeleri ve tekke yaşamını uzun süre izlemiş, ayinlere katılmıştır. J. H. A. Ubicini ise Bursa'nın bu özelliğini şu sözlerle açıklıyor: "Bursa, Osmanlıların gözünde bir tapınak, adeta bir Hac yeridir. Tıpkı Bağdat gibi Burcü'l-evliya lakabına layıktır. Fakat Bağdat bir Arap, Bursa ise katıksız bir Türk kentidir."

Baptistin Poujoulat: "Şimdiye kadar gördüğüm tüm İslam şehirleri içinde Bursa'yı, tam bir Asyatik (Asya tipi) yer olarak gördüm. Hiçbir şeye benzemek pahasına Osmanlı imparatorluğunun birkaç kenti Avrupa kenti haline dönüşürken Bursa, Doğu'lu simasını ve Kuran'ın şiirselliğini korudu." derken, Evliya Çelebi de, Bursa'nın özelliğini şu cümleyle özetler: "Bursa ruhaniyetli bir şehirdir"

Bursa; bir taraftan İslamiyet'in en koyu yaşandığı bir yer olduğu düşünülürken, diğer yandan da Gayrimüslim turistlerin hiçbir güçlük yaşamadan gezdiği bir yerdi. 1767 yılında Bursa'ya gelen Carsten Niebuhr: "(Handaki mescitte) namaz vakitlerini bildirmek üzere bir Ermeni davul çalıyordu. Bunu görmem beni cidden rahatlattı." demektedir. Daha sonra bu gezgin, Ramazan ayında kaldığı handaki bir Müslüman'ın herkesin içinde tütün içtiğini de anlatmıştır.

1864 yılında Perrot'a göre, İpek ticareti yüzünden Avrupalılar görmeye alışık olan Bursa Türkleri hiç de fanatik değillerdi: "Seve seve camilerine Avrupalı gezginlerin girmesine izin veriyorlardı." 1869 yılında Warsberc da daha ilginç bir örnek vermektedir. Tophane'deki manastırda haç işaretli sütunların camide bulunmasını büyük bir hoşgörü örneği olduğunu düşünür: "Avrupa'ya dönünce hep onu sordum oradaki insanlara; Türklerin hoş görmezliğinden yakınanlara sordum; camilerini ele geçirip oralarda namaz yerine ayin yaptırsaydınız, Hıristiyan duaları okutsaydınız, acaba tepesinde alem ile tuğrayı da dokunmadan saklar mıydınız? Burada mermer blokları arasında rastladığım haç işaretlerinin yüzlerce yıl öylece saklanması, bence onlara saygıdan ileri gelmiyor. Hayır, Türkler kendi dinsel inançlarının, yabancı bir dinin kalıntılarını yok etmeye elvermediği kanısındadırlar."

Bir "çini" ülkesi; İznik

İznik ve çevresinde yapılan kazılarda prehistorik çağlardan kalan seramik parçaları ortaya çıkarılmıştır. İznikli çini ustaları, Osmanlı Sarayının himayesindeki loncalarda örgütlenmişler ve büyük yapıları çini ile süslemişlerdir. 17. yüzyıldan sonra Osmanlının askeri ve ekonomik olarak zayıflaması ile çini fırınları da kapanmaya başlamıştır. İznik'te geleneksel çini atölyeleri 1985 yılında Faik Kırımlı tarafından yeniden açılmış, Eşref Eroğlu usta ile devam etmiştir. Rasih Kocaman, Adil Can Güven gibi ustalar dışında 1995 yılında İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı çatısı altında İznik Çini ve Araştırma merkezi kurulmuştur. Ayrıcı Uludağ Üniversitesi'ne bağlı Meslek Yüksek Okulu'nda, çini ve seramik konusunda eğitim verilmektedir. Günümüzde İznik'te çini sanatçıları Süleyman Paşa Medresesi'ne çini atölyeleri kurmuştur.

Metali sanata dönüştüren esnaflar; Bursa bıçakçıları

Bursa'ya bıçakçılık "93 Savaşı"ndan sonra Balkan göçmenleri tarafından getirilmiştir. Bu tarihten itibaren göçmen ustalar ve yetiştirdikleri çıraklar aracılığı ile bıçakçılık mesleği gelişerek bugünkü düzeyine gelmiştir.

Bursa el zanaatları arasında geçmişten günümüze kadar özel bir yeri olan bıçakların ünü günümüzde de sürmektedir. Geleneksel yöntemlerle el işi ile yapılan bıçakların kullanım alanlarına göre ortalama 150 çeşit bıçak olduğu bilinmektedir. Bel bıçağı, et bıçağı, kıyma bıçağı, kaymak bıçağı, pastırma bıçağı, börek bıçağı, bekçi bıçağı, kasap bıçağı gibi çeşitleri sayılabilir.

Bursa bıçakçılığı içinde Arnavut çakısının da ayrı bir yeri vardır. Bu çakıların sap kısmı boynuzdan yapılmaktadır. Genelde koç boynuzu kullanılmaktadır. Bıçakların üzerindeki yıldız sayıları bıçağın büyüklüğünü gösterir. Bunun yanı sıra bıçağı yapan usta üzerine ismini işler.

Ülkemizin tek çarşılı köprüsü; Irgandı

Gökdere üzerinde, Setbaşı Köprüsü'nden ovaya doğru inildiğinde ilk köprüdür. 1442 yılında, Irgandlı Hoca Muslihiddin'in babası Pir Ali tarafından yaptırılmıştır. Tek gözlü, kâgir olarak yapılan köprünün üzerinde önceleri otuz dükkân bulunuyordu. Üzerinde ahır ve depoların da bulunduğu köprü, bu özelliğiyle dünyada eşsiz bir köprüdür. 1855 depreminde büyük hasar gören köprü, son olarak Yunan işgalinde bombalanmasıyla büyük darbe almıştır. 40'lı yıllara kadar trafiğe bile kapalı olan Irgandı Köprüsü, bu tarihte onarılıp, sıradan bir köprü gibi yeni hayatına başlamıştır. Osmangazi Belediyesi tarafından restorasyonu yapılarak 2004 yılında hizmete açılmıştır. Halen amacına uygun olarak yeniden faaliyete geçmiştir.